Saate baktı. Öğleden sonra biri gösteriyordu. Yağmur damlaları pencereyi dövüyor, binaların arasından hışımla geçen rüzgâr ıslık çalıyordu. Dün akşamı hatırladı. Utanılacak o anları unutmak yerine ölmeyi diledi. Sakinleşince el yordamıyla telefonunu aradı. Komodinin üzerindeki küllük yere düştü. Bir küfür savurdu. Temizlemeye çalışmadı. Telefonunu alıp sosyal medyada dolaşmaya başladı. Dün geceki kızın attığı fotoğrafı gördü. Buluştuğu kişinin o olduğuna şaşırdı. Güzel bir kızdı fakat fotoğrafta çok daha çekici çıkmıştı. Yanındakinin kendisi olduğunu anlaması için uzunca bir süre gerekti. Fotoğrafın altına, “Güzel bir akşam…” yazmıştı. Acıyla gülümsedi. Beğenme tuşuna bastı ve telefonu kapattı. Kalktı ve mutfağa yöneldi. Kendisine kaşarlı bir tost hazırladı. Ekmeğin fazla pişmiş yüzeyi diş etlerini acıtıyordu. Tekrar kalkıp buzdolabından meyve suyu kutusunu aldı ve kafaya dikti. Tostun çıtırtıları kesildiğinde etrafındaki ağır sessizliği fark etti. Cüzdanını alıp içindeki kartvizite bakmak istedi. Vazgeçti. Gürültü istiyordu. Gürültü ona iyi gelecekti. Masadan kalkıp salona yöneldi. Televizyonu açtı fakat izlenecek pek bir şey yoktu. Kapatıp kumandayı koltuğa fırlattı. Mutfağa gitti. Buzdolabını birkaç kere açıp kapattı. Bir sigara içti. Mutfak dolaplarını açıp, yapacak bir şeyler düşündü. Dışarı çıkmaya karar verdi. Yatak odasına geçip pantolonunu giydi. Tam dışarı çıkacaktı ki yakınlardan gelen gök gürültüsü pencereleri titretti. Vazgeçti. Salona gidip bir sigara daha içti. İzmaritini söndürürken “Arıyorum ulan,” dedi. Cüzdanını çıkartıp kartlıkta duran kartviziti çıkardı. “Kişisel Deneyim ve Satış Uzmanı” yazıyordu. Masanın üzerindeki telefonunu aldı ve kartın üzerindeki numarayı tuşladı. Birkaç saniye, satıcı adamın numarasının gözüktüğü ekrana baktı. Yeşil düğmeye bastı. Kulağına götürdü. Telefon bir kere çalmıştı ki defalarca kırmızı düğmeye bastı. Birkaç saniye sonra satıcı adamın numarası ekranda tekrar belirdi. Ahmet alnında biriken terlerin soğukluğunu hissetti. Telefonu altıncı çalışında açtı.
“Buyrun, kimsiniz?”
“Denemek istiyorum.”
“Ahmet Bey, siz misiniz?”
“Evet, benim. Ürünü denemek istiyorum. Eve gelebilir misiniz?”
“Maalesef Ahmet Bey, bu havada gelemem. Ayrıca bugün izin günüm.”
Ahmet’in boğazına bir yumru yerleşti. “Lütfen,” dedi. Bir süre sessizce beklediler. Adam “Tamam Ahmet Bey, geliyorum. Bir saate orada olurum,” dedi ve telefonu kapattı. Ahmet bir süre dizlerinin titremesini kontrol altına almaya çalıştı. Ecza bölümünde, sakinleştirici bir şeyler aradı. “Lütfen…” demesi kulaklarında yankılanıyordu. Üst üste üç tane sigara içti. Bir buçuk saat sonra zil acı acı çaldı. Koşarak otomatiğin kırmızı ve beyaz düğmesine aynı anda defalarca bastı. Kapı dürbününden karanlığa baktı. Asansör yukarı çıkarken bekledi. Dürbünün kedi gözü merceğinden, takım elbiseli adam gözükünce kapıyı açtı.
Adam bir yandan şemsiyesini kapatırken “Hava çok fena Ahmet Bey, sokakta kalanlara içim acıyor,” dedi ve ayakkabılarını çıkardı. Ahmet adamın elini sıktı. İçeri davet etti. Adam ıslanan saçlarını elleriyle sallarken, “Biliyor musunuz? Sizinle tekrar görüşeceğimi biliyordum,” dedi. Ahmet’in yönlendirmesini beklemeden masaya doğru yöneldi. Takım elbisesinin iç cebinden LPS1 kutusunu ve para zarfını çıkartıp koydu.
Ahmet, “Peki şimdi ne yapmam gerekiyor?” diye sordu.
“Ürünü kutusundan çıkardığınız gibi kullanabilirsiniz. Denekler genelde koluna enjekte ediyor. Fakat karın ve bacak da uygun yerler.”
“Peki, acıyacak mı?”
“Hiç acımayacak.”
“Para?”
“Zarfın içinde Ahmet Bey. Elli bin.”
“Bir ay sonra tamamen yok oluyor dediniz değil mi?”
“Evet Ahmet Bey. İsterseniz bir doz daha yaptırabilirsiniz. Yalnız, para tek seferlik.”
Adam bir kâğıt çıkartıp Ahmet’e uzattı. Üstünde deneye tamamen kendi hür iradesi ile katıldığını, herhangi bir durumda şirketin hiçbir sorumluluğu olmadığını anlatan uzun bir metin vardı. Hızlıca göz atıp imzaladı. Adam kâğıdı alıp katladı ve iç cebine koydu.
“Yalnız sizi uyarmam gereken bir nokta var. Elinizdeki ürün hem bir alıcı hem de bir vericidir. Lütfen bunu unutmayın.”
“Yani ne demek istiyorsunuz?”
“Daha açık konuşayım. Hayat tarzınızı değiştirmeniz gerekecek. Siz ne kadar sisteme katkı sağlarsanız, sistem de size o kadar katkı sunacaktır.” dedi ve gülerek “Ne kadar ekmek, o kadar köfte yani,” diye ekledi.
Ahmet hayatını düşündü. Yapılacak o kadar çok şey vardı ki, bu düşünceler onu vazgeçmenin eşiğine getirdi. Ürünü yerine koydu. Adamın kalorifer peteğine yaklaştığını fark etti. “Bunu yapabilir miyim bilmiyorum,” dedi.
“Sigarayı bırakmak gibi düşünün Ahmet Bey. Kararı verdiğinizde sadece bırakmazsınız, perdeleri yıkar, küllükleri çöpe atarsınız. Bunu da böyle düşünün,” dedi ve masaya ellerini koyarak gülümsedi. Ahmet’in gözlerinin içine baktı.
“Merak etmeyin Ahmet Bey, her şey çok güzel olacak.”
Adam zarfı Ahmet’e uzattı ve ayağa kalktı. Kapıya kadar birlikte yürüdüler. Ahmet kapıyı açtı ve el sıkıştılar. Takım elbiseli adam, asansörü beklerken konuşmadılar. Asansör geldi ve adam acele bir gülümsemeyle içine girdi.
Kapıyı kapatınca doğrudan yemek masasına oturdu. Kutuyu yavaşça ve özenle açtı. Şırıngayı çıkarıp masaya koydu. Küçük bir kitap kalınlığındaki kullanma kılavuzunu alıp sayfalarını inceledi. Kendisine sade bir kahve yaptı. Yanına bir sigara yaktı. Gözü plakların olduğu kitaplığa takıldı. Yanına gitti ve en baştaki plağı alıp inceledi. Dark Side of the Moon yazıyordu. Babasının ona ilk dinlettiği zamanı düşündü. Albüm kapağındaki prizmayı, ışığın kırılıp renklere ayrılmasını inceledi. Bu zamana kadar hangi renkle yaşamıştı? Kuşkusuz siyaha çalan bir griydi. Belki zorlarsa alacakaranlık mavisiydi.
Plağı pikaba koyup çalıştırdı. Plak dönmeye, cızırtılar da yerini müziğe bırakmaya başladı. Ahmet salona geçip koltuğa uzandı. Gözlerini kapadı ve müziğin eskisi gibi tüylerini diken diken etmesini bekledi. Hiçbir şey olmadı. Aklında sadece adamın söyledikleri vardı ve Ahmet, gözleri kapalıyken zamanın nasıl geçtiğini anlamadı. Kulaklarına Any Colour You Like şarkısı eşlik ederken kendini hayal âleminin renkli köşelerinde buldu. Yeni bir tarzla, yeni bir renkle hayattaydı. Artık istediği rengi seçtiği, o zamanın rengini sevdiği bir haldeydi. Etrafında yeni bir arkadaş grubu, grubun içerisinde ise birlikte olacağı birkaç kadın vardı. Görüntüler durmadan değişiyordu. Değişen görüntülerin hepsi de Ahmet’e sıcaklık veriyordu.
Brain Damage şarkısı başladığında artık müziği duymuyordu. Hayal de kurmuyordu. Görüntüler ve sesler yok olmuş, sadece hayallerin yarattığı bir uyuşukluk kalmıştı. Plak Eclipse‘in son saniyelerinden sonra cızırtılı bir son ile durdu ve Ahmet Melikoğlu yarı uyku, yarı uyanık halinden gözlerini açarak ayrıldı. Zihninde sadece bir boşluk vardı. Kalktı ve pikaptan plağı çıkartıp kılıfına koydu. İçeride depo olarak kullandığı odasına gitti. Genişçe bir koli çıkardı. Tüm plaklarıyla pikabını koliye yerleştirdi. Bagetlerini çapraz biçimde, hepsinin üzerine koydu. Üzerini koli bandıyla sıkıca kapattı ve depodaki dolabın üstüne yerleştirdi. Salona dönüp yemek masasına yöneldi. Masanın üzerindeki şırıngayı aldı. Tuvalete gitti. Aynada kendini uzunca seyretti. Üstünü çıkardı. Gözlerini sıkıca kapadı. Tüm yüz kasları kasıldı.
Şırıngayı kaburgalarının altına dayadı. Derin bir nefes aldı. Tetiği çekti.