Batan güneşin yarattığı pembelikler salonun duvarlarını boyarken Ahmet, tekli koltukta televizyon izliyordu. Birkaç kötü dublajlı filmden sonra belgesel kanalına takılmıştı. Anlatıcı, hevesle katil balinaların burunlarına taktıkları yosunlarla yeni bir moda akımı başlatmasını anlatıyordu. “Modanın sadece biz insanlara özgü bir şey olmadığını anladığımız bu olayda, küçük katil balina gruba kabul edilmenin sevinci içindeydi,” derken ekrandaki yavru balina, kameraya bakarak burnundaki yosunla sesler çıkartıyordu. Televizyonu sinirle kapattı. Dışarı çıkmaya karar verdi. Sabahtan beri hiçbir şey yememişti. Üstüne deri ceketini giyip dışarı çıktı. “Bir ay sonra tamamen geçecek demişti,” diye düşündü. Yol üzerindeki ATM’de durup hesabını kontrol etti. Annesi şimdi olsa, “Dişini sık, düze çıkarsın” derdi.
Otobüse binip Taksim’e geldi. İstiklal’in her zamanki kalabalığı yerindeydi. Islak hamburgercilerden gözünü kaçırarak geçti. İnsanlar iki farklı akış halinde caddeyi doldurmuştu. Milyonlarca kafanın yarısı meydana, yarısı Tünel’e gidiyordu. Ahmet ara sokaklardan giderse ev yemekçisine daha rahat ulaşacağını düşündü. Yemekten sonra Tünel’e gider, müzik mağazalarının vitrinlerine bakarak Karaköy’e inebilirdi. O anda, birbirine karışan gürültülerin arasında tanıdık bir ses işitti. Kim olduğunu hatırlamıyordu fakat ses onu üniversite zamanına götürmüştü. Adının söylendiğini işitince arkasını döndü.
“Vay, Ahmet’im! Nasıl da özlemişim.”
Kim olduğunu anında anladı. “Ahmet’im” demesinden hâlâ nefret ettiğini fark etti. Üniversiteden en yakın arkadaşıydı. Yedi senede bitirdikleri okulun her anını birlikte geçirmiş, mezuniyet gününden sonra bir daha asla görüşmemişlerdi. Rastaları gitmiş, yerine dökülen yerleri boyalı pudrayla kapanmış dağınık saçlar gelmişti. Sporu bırakmış olmalıydı. Aile babası olmuş insanların göbeğini, şişkin ve pahalı montu kapatmıştı. Yanında ona çok benzeyen bir kadın ve ikisini de andıran bir çocuk duruyordu. Kadının elinde, birkaç haftadır her yerde gördüğü son model telefon vardı. Çocuğu pembe, prenses kıyafetiyle süslenmiş, elinde tuttuğu kocaman tabletten çizgi film izliyordu.
“Ahmet’im benim ya! Çok özledim seni oğlum. Nasılsın? Her şey yolunda mı?”
Ahmet gülümsedi. “Bildiğin gibi işte,” diyebildi ve bunu söylediğine anında pişman oldu. Adam Ahmet’in koluna vurarak eşine döndü. “Biz Ahmet’le üniversiteden çok yakın arkadaştık. Sonra koptuk işte,” dedi. Eşi Ahmet’i yavaşça süzdü. Aşınmış deri ceketinin altındaki grup tişörtüne baktı. Yüzüne yerleştirdiği samimiyetsiz bir gülümsemeyle “Aaa… Merhaba,” dedi ve elini sıktı.
“Ee, neler yapıyorsun Ahmet’im?”
“İşte, bir şirkette çalışıyorum. Küçük bir şirkette. Tasarım işleri yapıyorum. Arada birkaç iş geliyor dışarıdan. Öyle işte… Beni bırak sen ne yapıyorsun? Onu anlat asıl.”
Arkadaşı, parlayan gözlerle bakıyordu. Bembeyaz dişlerinden Ahmet sigarayı uzun süredir bıraktığını anladı.
“Üniversiteden sonra, kendi işimi kurdum. Şimdi bayağı büyüdük. Yurt dışına açılacağız. Eşimle de orada tanıştık. Dört sene önce evlendik. Şimdi gördüğün gibi işte çocuğun peşinde madara oluyoruz,” dedi ve kesik kesik gülmeye başladı. Ahmet bu gülüşe zoraki de olsa karşılık verdi. “Ama biliyor musun Ahmet’im çok özlüyorum o günleri. Paramız yoktu ama iyi eğleniyorduk.”
“Evet, öyleydi gerçekten de,” diyebildi. Artık gitmek istiyordu. Konuşmayı uzatacak bir kelime dahi etmemeye dikkat ediyordu.
Eşi, adamın koluna iki kere dokundu. Telefonuna bakıp saati gösterdi. Adam, Ahmet’e sarıldı ve cebinden kartvizitini çıkartıp uzattı.
“Bizim yaramazın kursu başlıyor. Beni ara, Ahmet’im. Arayı kapatalım mutlaka.”
Adam uzaklaşırken, bir süre arkasından baktı. Bir sigara yakıp yürümeye başladı.
“Orospu çocuğu, bu kadar özlediysen arasaydın ya.”
Üçüncü bölüm 2 Ocak 2026 tarihinde…