Gri’ye…
Bugün aklıma düştün Gri. On yıl oldu mu? Çok uzun zaman olduğu kesin ya…
Kimseye söyleme ama, sen her zaman en sevdiğim oldun. Bunu bir çocuğunu suçlulukla kayıran bir baba gibi değil, gönül rahatlığıyla, cesaretle söylüyorum. Ne zaman bu dünyaya veda ettin, beni ne zaman terk ettin hatırlayamıyorum. Bu asla bir sitem değil. Beni düşündüğün için bir gün gitmeyi ve dönmediğini biliyorum. Seninle anılarım artık, zihnimin diğer bulanık yüzlerinin olduğu yerde, diğer özlediğim şeylerle birlikte yaşıyor. Yine de senin ağzına bir türlü sıkıştıramadığın o dilini her şeyden daha net hatırlıyorum.
İlk karşılaşmamızı anımsıyorum da kısa, rengi solmuş şortumu giymiş bahçede dolaşırken çıkmıştın karşıma. Taş çatlasa üç aylıktın. Kardeşin de yanındaydı, Sarı. İsimlerinizi o anda vermiştim. Tekir olduğun için Gri, sarman olduğu için Sarı. Bunu bilmezsin ama, beni ilk görüşünden önce, ben seni uzunca seyretmiştim. Gri ve sarı, birbirinizin üstüne çıkarak dolaşıyor, arada bir patilerinizle birbirinize vuruyordunuz. İkinizin de dillerinizin ulaşmadığı yerleri birbirinize yalatarak temizlemenizi kahkahalarla izlemiştim.
Sonra bir çıtırtı veya bir nefes… Kulaklarınız bana çevrildi hemen. Senin gözlerindeki o şaşkınlık, korkuya çevrilirken koşmaya başladın. Saklanabileceğin o kadar yer varken açık bir yolda o kadar koştun ve ancak yorulunca bir çalılığın arasına girip saklandın. Seni ilk o zaman bu kadar sevdim. İlk o zaman benim en sevdiğim olacağını anladım. Arada bir bana baktığın kaçamak bakışları gördüğümde gülümsemiştim. Sana sahip olmanın planlarını yapıyor, bundan senin anlayamayacağın haz duyuyordum. Biz insanlar böyleyizdir işte. Sevmeden önce sahip olmamız gerekir.
Nasıl da kandırdım seni ama! Birkaç ekmek ve birkaç dil darbesiyle bitireceğin sütü görünce ürkek adımlarla yanıma gelmiştin. Seni her yakalama girişimimde kaçmış ve yine yüzlerce metre koşarak aynı yere saklanmıştın. Her gelişinde bana biraz daha yaklaştın. Karşı koyamadığın o süt kokusuna, korkudan titreyen bedeninle yaklaştığında nasıl da seni bir anda yakaladım? Hatırlıyor musun o korkuyu Gri? Bıyıklarından damlayan süt damlalarını hatırlıyor musun? Hayatının değiştiğini anladığın o anın, nasıl da korkudan, hiç tatmadığın bir şeye dönüştüğünü, içgüdülerinin karmakarışık bir hale geldiğini hatırlıyor musun? Ben hatırlıyorum. Boynundan çıkan gır gır seslerin nasıl da çırpınışlarını azalttığını, bana teslim olman gerektiğini zihninin sana fısıldadığını hatırlıyorum.
Mutfak penceresinden beni izlediğin zamanlarda sana hep gülümserdim, sen de tırnaklarınla sinekliği parçalardın. Bu yüzden sana hiç kızmadım. Soğuk havalarda küçük patini kapıya vurduğunda seni içeri alırdım. Sen şöminenin başında mayışır, ben de ödevlerimi yapardım. Bana getirdiğin yılanlara, farelere ne kadar sinirlensem de aslında kızmamıştım. Bilirdim, onlar senin bana verebileceğin en güzel hediyelerdi. Keşke yeseydim onları Gri. Keşke gözünün önünde çöpe atmasaydım.
Seni terk edip gittiğimde bana kızmadın değil mi Gri? Sadece seni bırakmadım, tüm hayatım da ardımda kaldı. Yine de her yaz geldiğimde kapının önüne geldin, birkaç soğuk bakışmadan sonra eskisi gibi olduk. Gerçek dostlar böyledir değil mi? Zaman ve mesafeler sadece birkaç dakikalık alışmayla, bakışmayla silinir gider.
Peki ya yaralar içinde geldiğin gün… Feci bir kavgadan çıkmıştın ama yürüyüşünde bir zafer vardı. Seninle gurur duymuştum. “Gri işte, benim kedim mahallenin en güçlü kedisidir!” diye seninle böbürlenmiştim. Peki ya hasta olduğun güne ne demeli? Seni yine kandırmış ve bir koliye koymuştum. Gözlerini açtığında bembeyaz bir odadaydın. Sana acı çektiren veteriner kadına tıslarken bana bakıyordun. Bana kızmadın ya yaşlı kedim? Ben mi dedim sana kulağına o solucanları sok diye…
Bir gün geldi sen de ben de daha az gelir olduk o eve. Seni bulacağımı ümit ettiğim o mutfak penceresinde göremeyince sana çok kızmıştım. Başka bir kapı buldun diye sana çok kırılmıştım. Her sabah evin kapısına benden daha lezzetli mamalar koyuyor diye on yıllık dostluğumuzu bırakıp o kadının yanına gitmiştin. Bir kere sen geldiğinde seni kovmuştum. “Git o kadın versin sana yemek!” demiştim. Sen de sessizce gitmiştin. Sen bilmezsin ama, hemen ardından seni takip etmiştim. O kadını bulup, koyduğu mamanın aynısından almıştım.
Aslında senin gideceğini ben başka bir kapı bulduğunda hissetmiştim. Her seferinde daha da uzayan kaybolmalarınla yokluğuna alıştırmaya çalıştığını da ancak sen öldükten sonra anlayabildim. Bana göstermediler seni. Babam “Biz de bulamadık,” dedi. İnanmıyorum onlara. Sen o kadar da uzağa gitmezsin. O çok sevdiğin dut ağacının altındasındır. Biliyorum Gri, ben seni terk etsem de sen beni etmezsin.