Küçük Anların İnsanları
Küçük anlardan büyük anlamlar çıkaran bizler, sadece şımarık hayalîler miyiz, yoksa acınması gereken insancıklar mıyız?
Küçük ayrıntılar; bazen bir gülümsemenin sönümlenmesinde karşılaştığımız o minik hayal kırıklığı, bazen otobüsün titrek camına dayanmış, alnımızdaki sivilce sızlarken gördüğümüz, eski bir apartmanın işlemeli kirişi ve bazen çaydanlık ıslık çalarken babanın artık duyulmayacak melodilerini anımsatması… Bunlara dikkat etmek, dahası bunlardan anlamlar çıkarmak bir yazgı mı yoksa acıdan anlık duyulan bir zevk mi diye soruyorum kendime.
Gittikçe artan kaotik gerçeklikte ne kadar doğal, ne kadar sürdürülebilir bu ayrıntılar? Parke taşlarının arasına düşmüş paslı bir kolye ucuna hüzünlenirken, onların üzerine basıp geçen insanların arasında, evrimin yok etmeye çalıştığı bozuk bir türüz. Apartman boyundaki ışıklı reklamlar, gecenin sükûnetinde vapur seslerini bastıran müzikli arabalar arasında hayatta kalmaktan şüphe duyuyoruz. Kalabilirsek şayet, bu yaşayış bir savaşçı gibi onurla mı yoksa savaşın bittiğini yıllar sonra fark edecek kadar kaçarak ve unutularak mı olacak bilmiyoruz. Gözlerimizi kapatıp manzaradaki bozulmuş ormanlara değil, kurduğumuz bahçelere bakıyoruz.
Bu anlardan neden çoğunlukla acı duyarız? Sahilde balonlarını düzelten bir amca, yanımızdan geçen arabada kadrana konmuş küçük kızın vesikalığı yaşamanın, var olmanın rengârenk dünyasını değil de onların hüznünü neden getirmemeli? Onların var olmasına, bu anlara tanık olmanın muhteşemliğine duyduğumuz heyecanı, sevinç ve bir yaşam hevesiyle doldurması gerekmeli. Bu anları görerek mahzunlaşan biz bu insanlar, bunları görünce o bir anlık hüznü üstümüzden neden bir türlü atamayız?
Belki de oturduğumuz bir kafede, masanın üzerine kazınmış bir ilk aşkın baş harflerini görmektir sorun. Onlarla paylaşılan bu mahremiyeti başkalarıyla paylaş(a)mamaktan gelir tüylerimizin o anki kabarması. Paylaşamayız çünkü zamanında yaptığımız küçük girişimlerin sonucunda bize yapıştırılan etiketler olmuştur. Paylaşmayız çünkü o küçük anları bir koleksiyoncu gibi toplamak ve sadece bize ait olmasını isteriz. Yine de yaşamın renklerinden çıkarılan eseri iki türlü de kendimize saklamaktan oluşan o vicdan azabına da yenik düşeriz. Bunun için de hiç durmadan paylaşacak insanlar ararız. Bazılarımız bu küçük anların çiftleri olurlar, bazıları ise bunları cebinde taşıdıkları not defterine yazan isimsiz yazarlar.
Belki de paylaşmalıyız. Belki de o kadar çok dolaşmalıyız ki birbirimize çarpıp tanışmalıyız. Şehrin her bir yanında küçük anların peşinden koşup bunları birbirimize anlatmalıyız. Sokaklara, diğer hayalîler için yazılar yazmalıyız. Yaşlı bir kadının giriş kat penceresinin altında değil, ıssız bir caminin duvarındaki kuş sarayının altında birbirimize anlatmalıyız. O sarayda, yavrusuna yemek veren bir serçenin sesiyle hüzünlenip dağılana kadar bu işten vazgeçmemeliyiz.